2004 zamanları. peder'in taşaklarının 250 kilo bastığı günler. bütün yazı evde geçirmek istemediğim ve dil öğrenmem gerektiği gibi bir düşünceye sahip olan ailem tarafından tanıdık bir otele alın bu lavuğu bir şeyler öğrensin diye postalandığım dönemlerde yaşadığım bir anıyı anlatıcam...
ilk girdik tabi otele gerekli bilgi donanım bir sik yok ama pederin konumundan ötürü insanların bi sempatikliği söz konusu. kafamda hep barda çalışabilmek gibi gençlik hevesi bir niyet var tabi ama ilk başta aldılar animasyona giydirdiler kendi bastırdıkları t shirti sabah akşam çat pat ingilizcemizle, kağıttan okuyarak zar zor becerdiğimiz almancamızla, siksen beceremeyeceğime inanmadığım ruscamızla sağdan soldan sikik aktivitelere insan toplamaya çalışmaya başladım.
ama kafam tabi ki haliyle deliler gibi barda. çok güzel kızlarla beceremediğim dil olayı beni iyice hırslandırıyor tabi ki. seni seviyorum aşkım falan diyip sonra muhabbeti toplayıp eğleniyoruz aramızda. tam ergen hareketleri anlıcağınız. animatör ekibi de baya bir geniş. otele müşteri olarak gelen insanların çocukları falan filanda isterlerse ekibe katılabiliyor. yani tam bir boş beleş çalışma hakim. bildiğin müşteriye emirler verip biz sikimizin keyfinde dolanıyoruz tabiri caizse..
uğraşa uğraşa sözlüğe pek bakmadan almancayı çözer gibi olduk. ruscada temel anlaşma metinleri konusunda idare eder kıvama geldi. klimalı ufacık bir odam var sadece eurosport çekerdi hiç unutmam. ingilizce için o da iyiydi. neyse gel zaman git zaman çalışma süresi harici ibneliğine barın oralarda dolanıp yardım numaraları yapıyorum. mustafa abi vardı orada barmen seltifikalı bir kağıt vermişti tüm kokteylerin nasıl yapıldığı falan yazıyordu. boş zamanlarımda onları falan okuyorum kafaya koymuşum ak sikerim animasyonu. akmam lazım oraya...
mustafa abi'ye seslendim. yanına barboy olmak istiyorum diye inceden açtım konuyu. olm saçmalama mal mal içki mi taşıcan, bar boy'un olayı benim yaptığım işin pis tarafını yapmak. şişe taşımak, yerleştirmek, sayılarını saymak. ne güzel karı kızla takılıp eğleniyosunuz bütün gün berabersiniz. geceleride genelde boşsun. siktir git marmaris merkeze keyfini çıkar falan diye üstelese bile kafaya ben çoktan koymuştum ve bu yaşlardan başlamak gerektiğini iyi biliyordum. bir kaç kokteyl sormasını istedim. bloddy mary ve mojito arkasından ise sex on the beach'i sordu. en kolaylarıydı. verdim hemen cevabı. dur ben konuşucam yarın dedi. umutlanmıştım.
mustafa abi'nin yanımda seni istiyorum demesine rağmen peder bey alkolle iç içe olmamı istememişti ve patronla mustafa'nın arasına girmişti. iyiliğim içindi belki ama o günlerden kendisine inceden kurulmaya başlamıştım. ilk ayı devirmiştik. güzel güzel kızlar tanıyor, ortamın anasını sikicek türden capslara imza atıyorduk. ama aklım hala bardaydı. sabahın köründe sahte sahte triplerle dart oynamak, öğlenleri mal mal havuz aktiviteleri falan beni sarmamaktaydı. ben geceleri çalışmak istiyordum, en azından geceyi yaşamak. lakin bütün gün o kadar uğraştırıcı geçiyordu ki uyku geldiği için değil bildiğin bayılarak uyuyorduk.
ve işte kahvaltı sonrası geleneksel dart aktivitelerinde (en kötü olanı havuza atıyoruz falan) rebecca geldi ablasıyla. ablasının oldukça sulu bir tip olmasına rağmen bu kızcağız tam anlamıyla prensesler gibi asil ve sessiz takılıyordu. yaptığım türlü maymunluklara rağmen ufak bir tebessümden ötesini alamadım. sanki anadoludan çıkmış tipik bir kezban türk kızı gibi davranmasına rağmen güzelliği ve davranışlarıyla kendine çeken bir yanı olduğunu farketmiştim.
öğlen yemeğinden sonra bunu yalnız yakalamanın yollarını aramaktaydım. kafam o kadar şeyin arasında sadece bunu düşünür oldu. ablasıyla birlikte snack bar da oturduklarını gördüm. yanlarına gittim. dediğim gibi ablası oldukça insancıl bir tipti. ben hiç bir şey demeden muhabbete başladı sabah dart çok eğlenceliydi biz çok mutlu olduk falan diye başladı sohbete. kız kardeşini sevindiremedik sanırım dedim. boşver onu dedi. başka neler var ?
o gün akşam özel bir gösteri düzenleyecektik. ondan bahsettim. marmaris'i gezmeyi düşündüğünü ve izleyemeyeceği için çok üzüldüğünü belirtti. anasını sikeyim kimle konuşayım diye geldim, kimle konuşuyorum diye düşündüm içimden. gözlerinin içine bakıyorum kızdan tık yok. mal mal patates falan yiyip sağı solu izliyor. varlığımın farkında bile değil. neyse iyi eğlenceler dileyerek işime döndüm. bildiğin göt olmuştum.
akşam kafam rebecca'da salak salak ortaya bir şeyler koymaya çalışırken karşımda gördüm onu. o kadar sevindiğimi hayatım boyunca hatırlamıyorum. dinliyormuş meğersem bizi. ya da denk geldi ama sevinmiştim. türlü maymunluklarımızı sergileyip, yaptığımız show bitince ilk işim yanına giderek beğendin mi demek oldu. güzeldi dedi ve ekledi. iyi geceler..
nedense çok mutlu olmuştum bu kısa sohbetten bile. otelin loş lambaları ve kafa siken böcekleri eşliğinde yavaş yavaş odasına doğru gidiyordu. çok yorgundum ama o gece uyumak bir şeylere ihanet etmek gibi geldiğinden mustafa abinin yanına giderek çaktırmadan bir kaç shot deep blue sea içtim. yeterli seviyeye geldikten sonra melekler gibi uyudum. yarın sabah ilk işim resepsiyondan giriş çıkış tarihlerini öğrenmek olucaktı.
ablasıyla birlikte ingiltere'de bir seyahat firmasının özel kampanyası ile 20 kişilik bir kafile olarak 1 hafta süre ile gelmişlerdi otele. bu ne demekti ? yani bir hafta boyunca çevremde bir yerlerde gezicek demekti. bardı, animatörlüktü, dildi. hiç bir unsur artık o kadar önemli gelmemeye başlamıştı. ondan daha güzelleri ya da daha iyileri vardı ama o başkaydı nedense. uzak ve kibar duruşu kendisine çekiyordu beni. resepsiyon soruşturmaları ve kızla aşırı ilgilenmem bazı görevlerimi tam yapmamama sebep oluyor ve dikkat çekmemden dolayı kibarda olsa azar işitmeme neden oluyordu.
işe geç başlamam ve kızın olayını çözmem için harcadığım vakit bütün gün çalışmamı ve eşek gibi koşturmamı gerektirdi. kafamı kaldırdığımda güneş batmak üzereydi ve akşam yemeği moduna girmişti otel. havuzun ışıkları açılmıştı ve bütün müşteriler en güzel kıyafetlerini giyip ortama dahil oluyordu. bilenler bilir personelin yemeği ve müşterinin yemeği farklıdır. küçük otellerde kalanları personel yer. büyük hotellerde ki öyle bir yerdeyiz. ikisi tarafta ayrı ayrı şeyler yer. ama animatör ne olursa olsun hep müşteriyle yer. bir formül yaratıp bunların masaya akma planları içersindeyim. sağolsun ablasıda büyük yardımcı. beni nerede görse muhabbet edip bir şeyler soruyor zaten. özellikle bunların yanından geçtim yiyecek bir şeyler aldıktan sonra ve tabi ki ablası atladı. gel, otur falan diye. ilk görevi başarmıştım. bu 2. gündü ve bugünü saymassak daha 5 gün vardı. bir şeyler yapmam gerekiyordu artık.
ablasıyla olan 3 lü sohbetlerde nedense kız dilini eşek arıları sokmuş gibi sessizliğe bürünüyordu ve ben mal gibi sadece ablasıyla konuşmak zorunda kalıyordum. defalarca kez inceden ona laf dokundurup bir şeyler sorsam bile kısa cevaplarla karşılık veriyor beni oldukça zor durumda, siklenmemiş bir şekilde bırakıyordu. hoş ablası muhabbeti anladı mı bilmem ama elinden geldiğince toplamaya çalışıp başka başka şeylerden konu açıyordu. yemeğimiz yavaş yavaş biterken ablası tatlı almak için masadan kalktığında bir şeyler yapmam gerektiğinin farkına varmıştım.
kaç yaşındasın ve adın ne gibi bilmiyormuşcasına sorduğum komik ve klişe sorulardan sonra dün yaptığımız salakça şeyi gerçekten beğenip beğenmediğini sordum. ilk defa burada dişlerini görebilmiştim ve bu beni çok mutlu etmişti. acaba siktirip gidip ablasıyla rebecca aklında konuşsam mı diye düşündüm bi an. sonra vazgeçtim. bu gece herangi bir işimin olmadığını isterse marmaris'i gezdirebileceğimi söyledim ona. ablası geldiği zaman ona söylememi ve ablasıda isterse gezebileceğimizi söyledi. bu da bir şeydi.
tahmin edildiği gibi abla koşa koşa atladı. dün neler yaptıysa artık yanında benim ve kardeşimin olması onu oldukça mutlu etmişti. lakin otel kuralları gereği öyle dışarlarda her yarrağımı yiyemediğimizden belirli bir saatte bildikleri bir yerde buluşma sözü alarak masalarından kalktım. kendimi çok iyi hissediyordum. en güzel kıyafetimi giyerek konuştuğumuz yere doğru yola çıktım.
mustafa abinin yanında takılmaktan dolayı tanıştığım greenhause adlı barın bodyguard'ı tanıdıktı. gerçi yanımda güzel 2 ingilizle her yere girebilirdim ama ben tanınmış bir yeri tercih ettim. revü showları falan derken rebecca'nın ablasının iyice alkolden kafası kaymaya başlamıştı. rebecca ise sanki araba sürmesi gerekiyormuşcasına inatla içkisini çok ağır yudumluyor etrafı izleyip video çekmeye çalışıyordu. saat ilerledikten sonra rebecca'nın ablasının etrafta ki masalarla diyalog halinde olduğunu farkettim.
kız bundan rahatsızlık duymadığı sürece buna karışmaya hakkım olmadığı gibi rebecca ile yalnız kalmaktan dolayı bir o kadarda mutluydum. o gün alkolünde etkisinden dolayı olsa gerek neden bana karşı bu kadar soğuk olduğunu sordum. özel olarak sana karşı bir çaba göstermiyorum diyerek ikinci golüde ağlarıma gönderdi. çevrede ki sikkolar tarafından acayip dikkat çekmekteydim zaten. şansımı zorlamamın bi anlamı yoktu. yanımda gayet dekolte kıyafetlerle 2 tane hatun vardı ve otel dolayısı ile herhangi bir olayda yarraklara yan basabilmem mümkündü. hemen otele dönmek en mantıklısıydı ama ablayı ikna edebilmek oldukça zordu. zar zor başarıp o geceyi kazasız atlattık.
sabah kalktığımda 2 gün boyunca ne yaptım diye durum değerlendirmesine girdim. evet kızın yanında olabilmiştim, gezmiştik ve sanırım eğlenmiştik. Bugün otelde ki üçüncü günüydü ve kendisine karşı duyguğum o özel hisleri artık paylaşmak istiyordum. göt olma pahasına bile. benim için hayat bir nedendi. o kıza karşı beğenimi söylemek bana bir şey kaybettirebilirdi ama kazandırabilirdi de... mal gibi durmaktı en kötüsü. bugün bunu başaracaktım. sonu hüsran olsa, hatta işimi kaybetmeye sebep olsa bile...
bu hevesle uyuduğum için pek uyku tuttuğu söylenemez o gece. sabah erkenden kalktım ve bunların kaldığı odanın civarında bir yere mevzilendim. ablası çıktı önce. 5 dakika sonra ise bu. seni rahatsız ediyor muyum diyebildim sadece ve istersen beni şikayet edip tatilinin berbat geçmesini engelleyebilirsin diye ekledim. gayet sevimlisin dedi ve kahvaltıya davet etti. dün akşam yemeğinde sizinle olduğumu ve hep sizinle gözükürsem olayın boyutunun değişeceğini dilim döndüğünce anlattım. anlıyorum dedi. o zaman geceyi bekleriz.
her zaman ki gibi bir oraya bir buraya aklım rebecca'da iken koşturduktan sonra an gelmiş hava kararmıştı. işte o an ilk defa ben onu değil o beni buldu. aynı yerde buluşalım ama bu sefer yalnız olacağım demişti. anasını sikeyim en güzel kıyafetimi dün giymiştim. ne yapacağımı bilemeden tanıdığım arkadaşlardan güzel bir şeyler dilendim. söylediği saatten 10 dakika önce oradaydım. ama o çoktan gelmişti. mini bir short askılı bir bluz giymişti. altın sarısı saçları gecenin karanlığında 2 kilometre öteden farkedilirdi. dün geceye inat giydiği topuklu sayesinde benim boyumu bile geçmişti ve artık tam anlamıyla bana tepeden bakıyordu.
gene aynı yere götürmem söz konusu olamazdı ama dediğim gibi kızın başına bir şey gelmesi her açıdan bana ağır bir yük olurdu. crazy daisy' ye götürmeye karar verdim. son yıllarını yaşadığı dönemler zaten. lakin beraber dolaşırken bile oldukça dikkat çekiyoruz. kız herkesin kafasını dönüp baktığı güzellikte. bir sorun çıkmadan mekana ulaşabildik. captain's restaurant vardır orada daisy' nin yanında. oraya oturtup güzel ve tanınmış bir pizza yedirdim. hoşuna gitmiş gibi gözüküyordu arkasından mekana girdik.
dün gecenin aksine oldukça hızlı içiyor ve o ilk iki günün inadını çıkarırcasına gülüyordu. bir ara bana sarıldı ve şu şarkı eşliğinde dans ettik;
http://www.youtube.com/watch?v=eSPhCS-15eE
o zamanlar meşhurdur. bilen bilir. şarkının sonunda boynumdan öpmüştü ki hiç unutmam. 50 tane farklı kızla yatsam o boyundan öpüşün mahsumiyetinin binde birine değişilmez derece bir zafer. saatler ilerledikçe kızın kafası iyiden iyiye güzelleştiği için otele geri götürmem gerektiğini farkedip mekandan ayrıldık. iyi geceler dedikten sonra hiç beklemediğim bi anda dudağımdan öpmesi beni mahfetmişti. kendimi çok yorgun ve mutlu hissederek yattım.
ertesi gün kızın 4. günüydü ve artık sona yaklaştığımızın (en azından benim açımdan, ki hep böyle olur) farkındaydım. patrona gidip 3 gün izin istedim. olmaz diyince pederi devreye sokup direttim. gene ben yardımcı olurum sadece saatleri ben belirleyeyim diye üsteleyerek istediğim şeyi almayı başardım. ilk işim bunu rebecca ile paylaşmak olucaktı ki bir türlü bulamadım. gecenin 12 sinde bir otobüs ile otele geldiklerinde yüzüme bile bakmadı. o an alkolden nefret ettim. kendimi o kadar salak hissediyordum ki içimde büyük bir nefret uyanmıştı. mustafa abi'nin yanında buldum kendimi..
sabah o kadar kötü bir şekilde uyandım ki evime dönmek istedim. otelde ki bazı arkadaşlardan dün bir tura katıldıklarını öğrenmiştim. en azından söyleyebilirdi diye düşünerek kızgınlığım daha bir arttı. yarın öbür gün siktirip gidecek bir hatun için bu afra tafra nedir lan, saçmalama dedim kendi kendime. güzel bir duş alarak başladım yeni güne. gördüğüm zaman suratına bile bakmayacaktım, ben kendimi geliştirmek için burdaydım. zaten çalıştığım konum dolayısı ile veren veriyordu. ne aşkı bu ? tanrım ne saçmalık...
kapıyı kapatır kapatmaz izinli olduğumu hatırladım ve bu son 3 günü haber veriyordu. içeri girip biraz daha uyumak istedim..
öğlen vakti daha fazla dayanamarak bir şeyler yemek için yataktan kalktım. salata tarzı şeyler seçerek kahvaltı hesabına bir şeyler yaptıktan sonra marmaris merkeze siktir olup akmak, uzun zamandır görmediğim dostları bir bir yoklamak istiyordum. kendimi toparlamışken masama gelip oturmak için izin istedi. müşteri sensin diye sahte bir şekilde gülümsedim ve ekledim. seni güldürebilmek için buradayız...
dün bana kızdığını biliyorum ve haklısın dedi. ablasının çok israr ettiğini ve onu yanlız bırakmak istemediğini belirtti. bugün istersen bütün günümü sana ayırırım diye ekledi. ne denir ki ? sadece peki...
mustafa abi'den rica ettim. tanıdığı bir rent a car vardı. oradan bir palio kiralayıp pederin dostu olduğunu bildiğim bozburun'da bulunan bir abimize doğru gitmek istedim. telefonla gerekli iletişimi kurduktan sonra zevkle bizi ağırlıyacağını söylemesi sebebiyle çıktık yollara rebecca ile. keyifli bir yolculuktan sonra vardık bozburun'a. ihtiyacımız olan alkolü ve besini yata yükledikten sonra datça'ya doğru yelken açtık. rebecca oldukça keyifli görünüyordu ve bu beni çok mutlu ediyordu.
datça'ya vardıktan sonra reşadiye'ye götürdüm bunu. bütün gün beraber dolaşıp gezdik ve birbirimize iyiden iyiye bağlanmaya başlamıştık. artık konuşurken gözlerimin içine bakıyor ve ilk günlerin aksine inatla dişlerini bilerek gösterirmişcesine gülüyordu. o gece datça limanında kalmayı teklif ettim. ısrar etmedi.
o fındık kadar küçücük kamarada yanıma yattığı zamanın eşini ve benzerini bir şekilde kıyaslamam mümkün değil. kalecik karası o ve ben.. denizin datçayı kibarca okşayan dalga sesleri. bir daha arasanda bulamacağın ve hızlı bir şekilde geçip giden bir zaman dilimi. son sigaran, son biranmış gibi. sıkı sıkı sarıldığını hatırlıyorum yatmadan önce. sırf konuşmak için saçmaladığı anları. gözlerimin içine bakarak saatlerce hiç bir şey konuşmadan öylece durabildiğini...
yıllar geçse bile unutulmayacak bir anı bırakabileceğini düşünmemiştim ilk görüşte. ama tarihe yazılıyordu bu saatler işte. nedensizce, sebepsizce...
sabah onunla kalkmak bir şeyleri başarmış olmam mıydı ? yoksa uzun yıllar boyunca yarrağı yiyişimim sebebi mi bunu düşündüm. 6. güne uyanmıştık. yarın gidiyordu. her güzel şey gibi bitiyordu. bu dünyada neyin garantisi vardı ki. biticekti zaten her şey. lakin bu çok kısa olmuştu. datça'dan bozburun'a dönerken bunu düşündüm hep. niye bu kadar anlamlandırmıştım ? pişman mıydım ? salaktım sanırım. ne denirdi ki ? nasıl anlatılırdı ? niye bu kadar yaklaşmıştım. vereni sik, vermeyene bakma işte. neden girmiştim bu çabalara. son gecemizdi bu gece. nasıl dayanırdım ki ben ?
cevap veremedim...
otele rebecca'yı bırakıp arabayı teslim etmek için geri dönüşümde hayatımda belki de ilk defa bir şeyleri kırmak istedim. kendimi oldukça aciz ve zavallı hissediyordum. dün gece yaşanılan güzel şeyler bugün kendini çaresizliğe bırakmıştı. o da farkındaydı bunun. belki de başından beri soğuk davranmaya çalışması böyle şeylerin yaşanmaması içindi. arabayı bırakıp dolmuşla otele döndüm. ayaklarımın geri geri gittiğine yemin edebilirim. onu bir daha görmek istemiyordum ama son bir gecemiz vardı ve bizimdi...
eski türk filmlerini hatırladım. 1 kaç ay içinde ölüceğine bilen birinin sevgilisine kötü davranıp onu kendinden soğutmasını falan. beceremezdim ben. zaten yakışmazdı bu seçenek. son geceyi zehir etmenin alemi yoktu. öğlen yemeğinde onu bulup akşam ne yapmak istersin diye sordum. sadece senin yanında olmak istiyorum dedi. tamam dedim. ben sana haber vereceğim diyerek kalktım. o masada 1 saniye daha otursam kıza değil bütün otele rezil olucaktım. gözlerinin içine bakmak bile ağır gelir olmuştu artık. akşam için bir şeyler düşünmeliydim ve bu son final çok etkileyici olmalıydı. bu hikayenin burada bitmesi hazmedilemezdi...
o gece dışarı çıkmak istemedi kız. benim fındık kadar odada buluştuk. mustafa abi'nin on numara bir adam olması sebebiyle tekila ve birayı gündüzden ayarlamıştım. yarın sabah 16 da kalkıyordu uçağı. otel kuralları gereği 12 de gidicekti. kısacası kalkınca ayrılıcaktık. nedense ikimizde bundan zerre bahsetmiyor sonuna kadar birbirimize aitmişiz gibi davranmayı sürdürmeye çalışıyorduk. ne olursa olsun dün geceden daha ağır bir gündü ve sabahı düşünüyor olmamız bile derin sessiz dakikalar yaratıyordu...
yeterli içkiyi içtikten sonra boynuma kafasını yaslamış bir şekilde bir şey anlamadım ben bundan gibi bir şey dedi. sen çok iyisin diye ekledi. ben iyi olduğumu düşünmüyordum ama bunun tartışmasına girmek saçmalıktı. yarın gidiceksin ve seni bir daha hiç görmeyeceğim diyebildim sadece. mektuplaşırız dedi. çantasından çıkardığı bir kağıda ev adresini ve e mail'ini yazdı sonra devam etti;
belki sen.. belki sen gelirsin...
güldüm. o da güldü. son gece diye fazla içmişti. benden önce uyudu 1-2 saat onu izledim. sıkılıp çıktım odadan. otelde tiner çekmiş gibi gezerken ablasını gördüm. konuşmaya karar verdim.
ablasına tatil sürelesini uzatmasını rica ettim ve kız kardeşinden çok hoşlandığımı aynı şekilde onunda benle ilgilendiğini belirttim. tebessüm etti. kendisinin dönmek zorunda olduğunu ama ailesi gerekli olan miktarı karşılarsa ve rebecca isterse bir süre daha kalabilme durumunun olduğunu belirtti. beni çok sevdiğini ve güvendiğini ekleyerek elinden geldiğince yardım ediceğini ve kardeşiyle konuşacağını söyledi.
o gece bir damla uyku girmedi gözüme. yarın ya gidicekti ya kalıcaktı. hoş kalsa ne kadar kalıcaktı. ben ne salak bir yola girdim diye kendime kızıyordum. o gece ne içtiğimi hatırlamıyorum bile çünkü başka şekilde uyumam mümkün bile değildi. yarın ben gidiyorum dese bile kızmayacağım diye yemin ettim kendime. normali buydu çünkü. o yıllardır tanıdığı ablası ben ise 2-3 günlük bi animatör. üzülmeye gerek yoktu. bir his yaşanmıştı ama tatildi belki, keyif içindi. suçlayamazdım onu.
bok gibi geçen bir gece sonrası sabahın 6 sında ayaktaydım. oteli 12 de terketmeleri gerekiyordu söylediğim gibi ve ben kahvaltıdan önce onunla biraz konuşmak istedim haliyle. 6.30 dan 8 e kadar kapısının önünde bekledim. ablasıydı gene ilk çıkan. ne oldu falan demeye kalmadan anahtarı verdi. gir sen konuş dedi. şöyle suratına türkçe "ne dicem amına koyayım" diyesim geldi yemin ederim. neyse okey dedik girdik içeri. rebecca uyuyor baya derin. gece o da yatamamış belli ki. kaldıramıyorum ki oturdum izliyorum öyle. kaçıp gidesim var öylece... .
öperek uyandırdım. ablan bahsetti mi dedim, evet dedi. ne yapıcaksın dedim. ben seni çok sevdim ama gitmeliyim çünkü..
sus dedim. bir şey dinlemeye gücüm yoktu. ben de seni sevdim ama çünküsünü karıştırmadan ayrılalım en azından gibi boktan ingilizcemle bir şeyler saçmaladım. ben üç gün daha kalabilirim ama sen izin alabilir misin dedi. inanamadım. izin neydi ak sikime kadar. istifa bile ederdim. 3 gün... evet o da biticekti ama sevindim işte o an. işkencenin süresini uzatıyordu umut doğruydu ama çok güzeldi. ilk işim onu dudaktan öptükten sonra patronun yanına gitmek oldu.
günlük bi izin almıştım zaten tekrar 3 gün bir izin almak zor olucaktı ama gerek pederi devreye sokarak gerekte kızı çok sevdiğimi dile getirerek bu izni kapmıştım. o zamanlar boyunca kazandığım ve biriktirdiğim parayı harcamayı bile göze alarak marmaris'ten bodrum'a geçme hayallerim vardı..
yalıkavak'ta okuldan samimi olduğum bir arkadaşım ile iletişime geçip müsait olduğunu öğrendim. ablası gittiği için rebecca sadece bana emanetti ve artık birisine hesap vermemiz gerekmiyordu. sadece ben onun sorumluluğunu yaşıyordum o kadar. o zamana kadar kazandığım tüm parayı yeme pahasına yalıkavak'a gittik. oraya 1-2 saatlik uzaklıkta ki tavşan adasını görmesi için özel bir tur buldum. orayıda gösterdim. akşam ise bodrum merkezde bir otelde oda tutmayı planlıyordum.
çalışarak ufacıkta olsa kazandığım bütün parayı yemekte hiç tereddüt etmedim. hayatımın en güzel günlerini bana yaşatan bir insan için yapılınca, aslında para çok önemli bile sayılmazdı. bu hikayeyi okuyup bu kızı kucağıma alıp sağlı sollu hoplatıcağımı bekleyenlerin yaşadığı tarz bir hüsrandı bu. aşktı bunun adı. neyse çoluk çocuğa bir şey anlatıyor gibi olmak benim canımı çok sıktı. ben asla bir öğretmen olacak kadar kadar sabıra sahip biri değilim. ben değer verdiğim insanlara güçlü durmayı göstermeye çalıştım ama çoluk çocuğu muhattap almadım dinleyici olarak karşıma....
rebbeca seni çok özlüyorum. keşke beni alıp götürebilme şansın olsaydı...
uğraşmasaydım ben burada...